Tepebaşı’nda hukuk ve şeffaflık tartışması

Demokrasinin en temel kalelerinden biri olan belediye meclisleri, özü itibarıyla millet adına denetim yapılan, şeffaflığın ve hesap verebilirliğin sınandığı kamusal arenalardır. Ancak Tepebaşı Belediye Meclisi’nin Haziran ayı ilk oturumunda yaşananlar, her zaman böyle olmadığını gösteriyor.

Ortada mahkemeye taşınmış iddiaları gündeme getirerek idari ve siyasi sorumluluk talep eden bir muhalefet; buna karşılık "masumiyet karinesini" hatırlatan bir yönetim var. Ama en önemlisi, salona taşan öfke ve yarıda kesilen sesler var.

AK Parti İl Başkanı Gürhan Albayrak ve Milletvekili Nebi Hatipoğlu’nun argümanlarının merkezinde şu soru yatıyor: Bir buçuk yıldır devam eden bir soruşturma varsa, idari mekanizma bu süreçte hangi önlemleri aldı ve neden meclis denetimine kapalı kaldı? Muhalefete göre, personelin tutuklu yargılandığı bir ortamda "Hukuki süreç devam ediyor" demek, siyasi ve idari sorumluluktan kaçmak anlamına geliyor. Nitekim AK Parti Grup Başkanvekili Mehmet Şimşek de "Belediye personelleri yargı önünde hesap verecektir. Peki ya vicdanlar?" diyerek meselenin hukuki sınırları aştığını savunuyor. Bu sorular sorulurken meclis mikrofonunun kapatılması ve oturumun sonlandırılması, muhalefetin “şeffaflık eksikliği” eleştirisini güçlendiren bir durum olarak değerlendiriliyor.

Tepebaşı Belediye Başkanı Ahmet Ataç ve CHP Grubu adına Hacı Çuhadar’ın savunduğu ise tamamen hukukun en temel ilkesine, yani masumiyet karinesine dayanıyor: Kesinleşmiş bir mahkeme kararı olmadan kimse suçlu ilan edilemez.

CHP grubunun buradaki isyanı, yargısal bir sürecin henüz hüküm kurulmadan siyasi bir infaza ve belediyeyi çökertme operasyonuna dönüştürülmek istenmesidir. Ahmet Ataç'ın ithamlara karşı hukuki sınırı çizerek yükselttiği, "Hakim misin, savcı mısın? Kimsin sen? Buraya yargılamaya gelmişsin. Mahkeme kararı yok" tepkisi de bunun göstergesi. Meclis Üyesi Hacı Çuhadar’ın, ulusal gündemde yaşanan büyük krizleri örnek göstererek çifte standartlara dikkat çekmesi, muhalefetin adalet talebinin samimiyetini sorgulayan bir hamle olarak değerlendiriliyor. Yönetim haklı olarak soruyor: Adalet ve istifa mekanizması sadece yerel yönetimler için mi geçerlidir?

Hacı Çuhadar'ın kurduğu "Bugün ayaklar altına aldığınız bu adalet, bu hukuk, gün gelecek size de lazım olacak" cümlesi ne kadar doğruysa, idari olarak kamuoyunu tatmin edecek açık ve net cevaplar vermek de o kadar elzem.

Günün sonunda, meclis salonundaki tartışmalar, kapatılan mikrofonlar veya kapı önündeki protestolar yerel siyasetin hareketli doğasına ait birer perde olarak kalacaktır. Ancak asıl mesele, bu gürültünün ardında yatan kamusal güven arayışıdır. Bir tarafta hukuki süreçlerin olgunlaşmasını beklemek ve masumiyet karinesine saygı duymak kurumsal bir zorunlulukken; diğer tarafta kamuoyuna yansıyan iddialara karşı açık, net ve şeffaf bir iletişim yürütmek de idari bir sorumluluktur.

Tepebaşı’ndaki bu düğüm, tarafların birbirini susturması ya da siyasi geçmişler üzerinden polemik üretmesiyle çözülmeyecektir. Mahkemelerin vereceği kararlar hukuki boyutu netleştirecektir, ancak yerel yönetimin ve muhalefetin bu süreçteki duruşu, halkın kurumsal güvenini yeniden inşa edecektir.