Her yıl 22 Mart geldiğinde suyu hatırlıyoruz. Açıklamalar yapılıyor, uyarılar sıralanıyor, birkaç gün gündemde kalıyor… Sonra unutuyoruz. Oysa su, hatırlanacak bir konu değil; hayatın ta kendisi. Ve ne yazık ki artık sadece “önemli” değil, aynı zamanda “risk altında”.
TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Eskişehir Şubesi’nin yaptığı son açıklama, aslında uzun zamandır bildiğimiz ama yüzleşmekten kaçındığımız gerçeği bir kez daha ortaya koyuyor: Su kaynakları tükeniyor. Üstelik bu sadece küresel bir sorun değil, tam da yaşadığımız şehirlerin meselesi.
Eskişehir özelinde konuşalım. Bu şehir, yeraltı suyu açısından önemli bir havza üzerinde yer alıyor. Yani aslında şanslı. Ama mesele şu ki, biz bu şansı doğru kullanamıyoruz. Artan nüfus, büyüyen sanayi, kontrolsüz kentleşme ve en önemlisi bilinçsiz tüketim… Hepsi aynı noktada birleşiyor: Suya olan baskı giderek artıyor.
Tarımda hâlâ vahşi sulama yöntemlerinin yaygın olması başlı başına bir problem. Suyu adeta toprağa boca ederek verim almaya çalışıyoruz. Oysa modern sulama teknikleri hem daha az suyla daha fazla verim sağlıyor hem de geleceği koruyor. Ama alışkanlıklar kolay değişmiyor. Bedelini ise yeraltı su seviyelerindeki düşüşle ödüyoruz.
Bir diğer kritik mesele kaçak kuyular. Bilimsel etüt yapılmadan açılan her kuyu, aslında geleceğimizden çalınan bir pay demek. Çünkü yeraltı suları sınırsız değil. Aksine, yerine konulması en zor doğal kaynaklardan biri. Bugün kontrolsüz şekilde çekilen suyun yarın geri dönüşü olmayabilir.
İşin bir de planlama boyutu var. Kent büyüyor ama bu büyüme suyu hesaba katıyor mu? Sanayi yatırımları yapılırken, yeni yerleşim alanları açılırken yeraltı suyu rezervleri dikkate alınıyor mu? Açık konuşalım, çoğu zaman hayır. Kısa vadeli kazançlar, uzun vadeli risklerin önüne geçiyor.
Üstüne bir de iklim krizi gerçeği var. Yağış rejimleri değişiyor, kuraklık daha sık ve daha sert hissediliyor. Bu da bizi daha fazla yeraltı suyuna bağımlı hale getiriyor. Yani bir yandan daha çok kullanıyoruz, diğer yandan daha az yenileniyor. Denklem çok net: Böyle giderse su yetmeyecek.
Belki de en kritik cümle şu: Su bir kamu hakkıdır. Yani parası olanın daha çok, olmayanın daha az ulaşacağı bir kaynak olamaz. Su, ticari bir meta değil. Yaşam hakkının en temel parçası. Bu yüzden su politikaları da rant odaklı değil, kamu yararı gözetilerek oluşturulmak zorunda.
Burada sadece kurumlara görev düşüyor demek de kolaycılık olur. Evet, denetimler artmalı, bilimsel planlama esas alınmalı, kaçak kullanımların önüne geçilmeli. Ama birey olarak bizim de sorumluluğumuz var. Günlük hayatta yaptığımız küçük tasarruflar bile büyük bir etki yaratabilir. Çünkü mesele sadece bugünü kurtarmak değil, yarını korumak.
Artık şunu kabul etmemiz gerekiyor: Su konusu ertelenebilecek bir mesele değil. Her gecikme, her ihmal, her yanlış kullanım bizi geri dönüşü daha zor bir noktaya sürüklüyor.
Suyu konuşmak yetmez. Suyu korumak zorundayız. Çünkü suyu kaybedersek, geriye konuşacak hiçbir şey kalmayacak.