Bazı kelimeler vardır; tek başına bir cümle kadar ağırdır. “Neden?” işte onlardan biri. Çocukluğun saf merakıyla sorulur önce. Sonra büyür, yüklenir, derinleşir. Yetişkinliğe gelindiğinde ise çoğu zaman bir serzenişe, bazen bir savunmaya, bazen de sessiz bir çığlığa dönüşür. Hayat ilerledikçe cevaplar artmaz; aksine, sorular çoğalır.
İnsan, başına gelen her şeyin bir açıklaması olmasını ister. Çünkü anlam, acıyı katlanılır kılar. Bir kaybın, bir vazgeçişin, bir hayal kırıklığının “neden”ini bilmek, kalbe pansuman gibidir. Oysa hayat çoğu zaman açıklama yapmaz. Kapıyı çarpıp çıkar, arkasında sadece yankısını bırakır. Biz de o yankıyla baş başa kalırız.
“Neden ben?” diye sorarız. Sanki başımıza gelenler bir kura sonucu belirlenmiştir de, yanlış isim çekilmiştir. Oysa hayatın adaleti matematik kadar net değildir. Emeğin karşılığı her zaman mutluluk olmaz; iyilik her zaman ödüllendirilmez. Bu gerçeği kabullenmek zordur, ama olgunluğun eşiği de tam burasıdır. Cevap beklemek yerine, soruyla yaşamayı öğrenmek.
Ama “neden” her zaman karanlık bir soru değildir. Doğru yerde sorulduğunda dönüştürücüdür. Neden daha iyisini istemeyeyim? Neden susmak yerine konuşmayayım? Neden korkularım kararlarımı yönetsin? İşte bu “neden”ler, insanı ileri taşır. Cesaret, çoğu zaman büyük hamlelerle değil; küçük ama doğru sorularla başlar.
Belki de hayat, bize cevap vermek için değil; bizi olgunlaştırmak için sorular soruyordur. Ve belki bazı “neden”ler, yanıtlanmak için değil; kabul edilmek içindir. Her şeyin sebebini bilmek zorunda değiliz. Bazı şeyler olur, bazı insanlar gider, bazı kapılar kapanır. Bize düşen, her kapanıştan sonra kendimize şunu sormaktır: “Şimdi ne yapacağım?”
İşte bu soru, gerçek başlangıçtır. Çünkü “neden” geriye bakar; “şimdi ne” ileriye. Ve insan, ancak ileriye baktığında büyür.