Kur’an, yeryüzünün bütün kavimlerine bir çağrı yapar; ama dikkat çekicidir, hiçbirinin adını vermez. Araplar dahi “ümmi kavim” diye geçer; isim olarak değil, vasıf olarak. Bu evrenselliğin en keskin göstergesidir aslında.
Türkler de bu sessiz evrenselliğin içinde, kelime olarak yok ama kader olarak vardır.
Kehf Suresi’ndeki Zülkarneyn kıssasını hatırlayalım: Yeryüzünün doğusuna ve batısına giden bir hükümdar, iki dağ arasına bir set yapar; Ye’cûc ve Me’cûc’ün istilasından korunmak için. Tefsir kitaplarında bu setin “Türk diyarlarının ötesinde” olduğuna dair yorumlar vardır. Ama bunlar vahyin değil, coğrafyanın yorumlarıdır. Kur’an, kimseyi övmez ya da dışlamaz; sadece hatırlatır: “İnsansın.”
Fakat hadis literatürü, özellikle Kütüb-i Sitte, bu soyut sessizliğe somut yüzler ekler.
“Türklerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz.”
Müslim’in Fiten kitabındaki bu rivayet, sadece bir kıyamet alameti değil, İslam dünyasının kuzeyle ilk temasıdır.
Araplar için Türk, uzak bozkırın insanıdır: küçük gözlü, basık burunlu, yüzü deri kalkan gibi. Yani tanımadıkları dünyanın yüzüdür.
Ama başka bir hadis, daha derindir:
“Türkler size ilişmedikçe, siz de onlara ilişmeyiniz.”
Bu, fetih değil, fren cümlesidir.
Kılıç kadar, aklı da elinde tut diyen bir uyarı.
Zaman geçti, tarih döndü; Türkler İslam’a girdiğinde bu hadisler yeniden okundu.
Artık “kıyamet alametinin kavmi” değil, “dinin sancaktarı” oldular.
İbn Haldûn, Türkleri “Allah’ın İslam’a yardım için gönderdiği kavim” diye andı.
Süyûtî, “İslam’ın kılıcını taşıyan millet” dedi.
Yani hadislerin soğuk betimlemeleri, tarih içinde sıcak bir misyona dönüştü.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, mesele bir “ırkın kutsanması” değil, bir kaderin yeniden okunmasıdır.
Kur’an’ın evrensel suskunluğu, hadislerin tarihsel yankısıyla birleştiğinde ortaya şu hakikat çıkar:
Türkler, metinde değil; metnin içinde yürüyen tarihte vardır.
Belki bu yüzden Kur’an onları anmaz — çünkü anlatacaklarını eylem olarak yazacaklardır.
Ve belki de o yüzden, Türk’ün İslam’daki yeri ne “vaat”tir, ne “tesadüf”:
Bir imtihanın devamıdır.
⸻
İslam’ın Türk Yorumu: Denge Arayışı
Kur’an’da adları yoktu, hadislerde suretleri çizilmişti.
Ama tarih sahnesine çıktıklarında Türkler, bu dinin yorumu haline geldiler.
Bir inancı korumakla yetinmeyip, onu devletleştirdiler.
Araplar İslam’ı doğurdular; Türkler ise büyüttü.
Bu cümle hamasi değil, tarihîdir.
Çünkü 8. yüzyıldan itibaren Abbasi ordularının bel kemiği Türk gulâmlardı.
Savaş meydanlarında kılıçlarını değil, disiplini getirdiler.
Sonra Selçuklu geldi — Nizâmülmülk’ün aklıyla.
Devletin tanrısal değil, adalet temelli bir düzen olması gerektiği fikrini İslam siyaset teorisine işlediler.
Bu, Türklerin İslam’a kazandırdığı en büyük düşünsel mirastır:
Dinin kudsiyetini, yönetimin hukuku ile dengelemek.
Osmanlı bu mirası daha da büyüttü.
Şeriatı sadece medresede değil, hayatın idaresinde uyguladı.
“Adalet mülkün temelidir” sözü, bir hadis değil ama bir hadis ahlâkının devlet diline dönüşmüş halidir.
İslam tarihinde hiçbir kavim, dini bu kadar kurumsallaştırmamıştır.
Türklerin yorumu, ibadetle siyaset arasındaki çizgiyi dengede tutmak üzerine kuruludur.
Ne tamamen zahid, ne tamamen sultan…
Bir elinde kılıç, bir elinde kitap.
Ama her dönemde olduğu gibi bu yorumun da çöküşü, kendi fazlasından geldi.
Din, devleti meşrulaştırmanın aracı haline gelince; adalet, ahlakın önüne geçti.
Bugün Türk-İslam geleneğinin yaşadığı krizin kökünde, işte bu dengesizlik vardır:
Devletin bekası, bireyin vicdanının önüne geçmiş durumda.
Kur’an’da olmayan “Türk” kelimesi, bugün Kur’an’ın üstüne yazılıyor sanki.
Oysa tarih bize başka bir şey anlatıyor:
Türklerin İslam’a kattığı en değerli şey düzen değil, denge idi.
Adaletin hem Tanrı’ya hem insana karşı sorumluluk olduğu fikriydi.
Yani bir vicdan mühendisliği.
⸻
Modern Çağda Türk-İslam Paradoksu
Bir zamanlar kılıçla korunan din, bugün propaganda afişlerinde korunuyor.
Türk-İslam sentezi, artık ne bir ruh hâli ne de bir düşünce sistemi; bir slogan.
Oysa geçmişte bu sentez, bir uygarlık projesiydi:
Kılıcın adaletle, devletin vicdanla, imanın akılla dengelendiği bir düzen arayışı.
Bugünse o denge, tarih kitaplarında kaldı.
Modern Türkiye, İslam’ı siyasetin diliyle değil, kimliğin zırhıyla konuşuyor.
Türk olmak, Müslüman olmanın yerine geçiyor;
Müslüman olmak da devletin sadakat testine dönüşüyor.
Bu yüzden artık ne dinin evrenselliği, ne milletin özgünlüğü kalıyor;
ikisinin de yerine milliyetçi bir dindarlık, dindar bir milliyetçilik yerleşiyor.
İlginçtir, bu durumun kökleri Selçuklu’dan Osmanlı’ya değil, modernleşmenin travmasında gizli.
Cumhuriyet, dini kamusal alandan çekti ama vicdanlardan silemedi.
Yeni kuşak, cami ile okul arasında sıkıştı:
Biri geçmişin borcu, diğeri geleceğin umudu gibiydi.
Şimdi her ikisi de yorgun; çünkü her ikisi de iktidarın gölgesinde kaldı.
Bugün “Türk-İslam” dediğimiz şey, aslında bir gerilim hattı.
Bir yanda inancın içtenliği, öte yanda devletin gözetimi.
Bir yanda Kur’an’ın evrensel ahlakı, öte yanda milliyetin savunma refleksi.
Ve bu gerilimin ortasında, sıradan insan:
Ne tam mümin, ne tam vatandaş.
Sadece sınavdan geçen bir ruh.
Belki de Türklerin İslam’daki rolü artık kılıcı tutmak değil,
vicdanı yeniden keşfetmek olmalı.
Adaletin, sadakatten büyük olduğunu;
inancın, aidiyetten derin olduğunu hatırlamak gerek.
Çünkü Kur’an bizi hiç anmadı — ama belki de bu yüzden hâlâ sorumluyuz.
Adımız geçmiyor, ama imtihan hâlâ sürüyor.
AZ DA SAĞLIK…
Onkologlar "Kanserde mucize tedavi yok" demişler.
Yetmez ama evet!
Sadece kanserde değil hiçbir hastalıkta mucize tedavi yok.
Tıpta "Doğru hastaya doğru tedavi" diye bir şey vardır.
Mucize Allah'a mahsustur…
NE DEMİŞ?…
"YANLIŞ HESAP BUGÜNE KADAR HEM ŞAM'DAN HEM DE ANKARA'DAN DÖNMÜŞTÜR"…
T.C. Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN