Kalabalık içinde en yalnız

Michael Jackson denildiğinde çoğu insanın aklına önce sahne gelir. Ay ışığında kayar gibi yürüyen bir adam… Çığlık atan stadyumlar… Milyonları peşinden sürükleyen bir yıldız. Ama ben bazen onun sahnedeki hâlinden çok, sahneden indiği anları düşünüyorum. Çünkü dünyanın en ünlü insanlarından biri olmasına rağmen, belki de en yalnız insanlarından biriydi.

Çocuk yaşta başlayan bir hayat düşünün… Daha oyun çağında provalar, konserler, baskılar ve kusursuz olma zorunluluğu. İnsanlar onu hep “efsane” olarak gördü ama o belki de hayatı boyunca sadece normal biri olmayı istedi. İşte bu yüzden Michael Jackson bana her zaman şöhretin en ağır yüzünü hatırlatıyor.

Bir de hastalığı vardı. Vitiligo… Yani deride renk kaybına neden olan bir hastalık. Yıllarca insanlar onun ten rengi üzerinden konuştu, alay etti, suçladı. Oysa çoğu kişi, aynaya bakmanın bile bazen insana ne kadar zor geldiğini hiç düşünmedi. Dünyanın gözü sürekli üzerinizdeyken, bedeninizin değişmeye başlaması kolay taşınabilecek bir yük değil. Michael Jackson sadece fiziksel bir rahatsızlıkla değil, insanların acımasız bakışlarıyla da mücadele etti.

Belki de bu yüzden yüzünü maskelerin, gözlüklerin ve kalabalıkların arkasına sakladı. Çünkü bazı insanlar ne kadar ünlü olursa olsun, içindeki kırılmış çocuğu saklayamaz.

Bugün hâlâ şarkıları çalıyor. Yeni nesiller onu keşfediyor. “Billie Jean” başladığında insanlar istemsizce ritim tutuyor. Ama bence Michael Jackson’ın asıl mirası sadece müziği değil. O, bize bir insanın alkışlar arasında bile ne kadar yalnız kalabileceğini gösterdi.

Ve galiba bazı yıldızlar öldükten sonra değil, insanlar onları anlamaya başladığında gerçekten ölümsüz oluyor.